ASUMAN
Bombaların hız kesmeden yağmur gibi düştüğü, çığlıkların ümitsizce göğe yükseldiği ve gözün açık olduğu halde sadece koca bir sis bulutu gördüğün bir şehirde nefes almanın zorluğunu biliyordu Asuman. Ailesinden ve akrabalarından bir çok kişiyi kaybetmiş, bazıları sakat kalmış, yaşayan ama umudu kalmamış çok kişiyi tanıyordu. Bütün bunlara rağmen bir gün her şeyin mutlaka düzeleceğine dair inancı hep vardı. Fırsatı olmasına rağmen ailesini ve doğduğu toprakları terketmemişti. Gerekirse yeniden savaşacak, eli-ayağı tutmayan vatandaşlara yardım edecekti. Evlilik yaşının çoktan gelmiş olmasına rağmen onun evlilik düşünecek bir hayatı yoktu. Babası saldırılarda sağ ayağını kaybetmiş, tedavi edilemediği için mikrop kapıp sağ ayağını da kaybetmişti. Annesi ise aynı saldırılarda göcük altında kalan 2 yaşındaki küçük çocuğunun yasını ve ağlama sesini aklından çıkaramıyordu. Birilerinin erzak bulup bu eve getirmesi gerekirdi.
O gün kasvetli havanın doğuşu yeniden başlamıştı. Devasa sis bulutu neredeyse her yeri kaplamıştı. Daha önce o deneyimi yaşamayanlar bunun sadece bir hava olayı olduğunu, kısa zaman içerisinde yağmur yağacağını düşünebilirdi. Ancak Asuman, tehlikenin yaklaştığını biliyordu. Uzaklardan patlama sesleri gelmeye başlamıştı bile. Etrafta koşuşturan çocukları telaş içinde sığınaklara koşmaları konusunda uyardı. Köyün tecrübeli savaşzedeleri ise ne yapmaları gerektiğini biliyordu. Ailelerini toplayıp kendi imkanlarıyla kazdıkları sığınaklara doğru koşturdular. Asuman tek nefes eve koşup, hareket edemeyen babasını sırtına altı. Bomba sesleri epeyce yaklaşmıştı. Babasını taşımak için zorluk çekerken, annesinin hareket etmeden bahçedeki elma ağacına baktığı gördü. Ne kadar bağırıp ‘anne gitmemiz gerek, acele et’ dese de annesi sanki duymuyor, büyülenmiş gibi ağaca bakıyordu. Asuman bir nefes güçlük içinde babasını sığınağa yerleştirdi geriye doğru koşmaya başladı. Eve vardığında annesinin ağacın dibinde oturup ağladığını gördü. Yanına gidip, anne savaş uçakları üstümüzde, nefes alacak zamanımız yok, şimdi ağlamanın sırası değil. Annesini kolundan tutup kaldırmaya çalışsa da nafile. Eliyle toprağı okşayıp ‘Mahmoud, benim güzel oğlum, sessiz oğlum’ diye ağlıyordu. Annesinin oradan ayrılmayacağını anlayan Asuman, dizini kırıp annesine sarıldı, ölümü çoktan göze almıştı. Yer kürenin sallantısı, gökteki kasvet, kulakları delen bomba seslerinden sonra köy yerle bir olmuştu. Bir kaç uçak sesi haricinde, o savaş gürültüsü kendisini ölüm sessizliğine bırakmıştı. Göcük altında kalan insanlar yaşamayı değil, ölmeyi diliyorlardı.Sonuçta isimleri, yüzleri, sevdiği kitaplar, hangi meyveyi sevdikleri, yılın hangi mevsiminde mutlu oldukları, onları güldüren şeyin ne olduğunu bilmeyen ve önemsemeyen birileri tarafından vurulmuştular. Göcüğün altında ölmeyi bekleyen küçük bir çocuk için düşman, sadece havadan gelen bir füzeden ibaretti. Ne bir ismi, ne bir cismi vardı. Düşmanın bir insan mı hayvan mı yoksa tanrı mı olduğu bilmiyordu. Hayatı, kötülük yapmaya fırsatı olamayacak kadar kısaydı. Hayatında hiç muz yememişti mesela, sahi elmanın nasıl bir tadı vardı? Özel bir gün için en güzel kıyafetlerini giymek ne demekti? Heyecan nasıl bir duygu ki? Ona gökyüzünden bombalar yağdıran bir uçağa binip seyahat edebilir miydi? Kimlik sahibi olmak, adının bir kağıt parçasına yazılı olduğunu görmek ne demekti?
Bu çocukların, yaşayamadığı duygularını, tadmadığı hislerini, koca bir gençliğini, pişmanlıklarını, hatalarını, mutluluklarını, gelecekteki eşini, çocuklarını, hiç bilmediği hayallerini, henüz çıkmamış 20’lik dişini, tanımadığı bedenini, en çok da küçük kalbinin sesini çalan kimdi?
Ölüm herkes için aynı anlamı mı taşır yoksa tanrının kayırdığı insanlar mı var?



Yorumlar
Yorum Gönder